Menu

İlim Hizmet Araştırma Merkezi

Sünnete Duyulan İhtiyaç

 

مِنْ أَصْحَابِ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا أَرَادَ أَنْ يَبْعَثَ مُعَاذًا إِلَى الْيَمَنِ قَالَ

كَيْفَ تَقْضِي إِذَا عَرَضَ لَكَ قَضَاءٌ قَالَ

أَقْضِي بِكِتَابِ اللَّهِ قَالَ

فَإِنْ لَمْ تَجِدْ فِي كِتَابِ اللَّهِ قَالَ

فَبِسُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ

فَإِنْ لَمْ تَجِدْ فِي سُنَّةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَ لاَ فِي كِتَابِ اللَّهِ قَالَ

أَجْتَهِدُ رَأْيِي وَلاَ آلُوفَضَرَبَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَدْرَهُ وَقَالَ

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي وَفَّقَ رَسُولَ رَسُولِ اللَّهِ لِمَا يُرْضِي رَسُولَ اللَّهِ

Muâz b. Cebel’in ashâbından rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) Muâz’ı görevli olarak Yemen’e göndermek istediğinde şöyle buyurdu:

-Ey Muâz, önüne bir dava geldiğinde nasıl hüküm verirsin/vereceksin? Muâz,

-Allah’ın kitabı ile hüküm veririm, dedi. Rasûlullah (s.a),

Peki Allah’ın kitabında bulamazsan? suâlini sordu. O,

-Rasûlullah’ın sünnetiyle, cevabını verdi. Rasûlullah (s.a),

Peki Allah’ın kitabında da Rasûlullah’ın sünnetinde de bulamazsan? deyince Muâz,

-O zaman reyimle ictihad ederim ve bundan geri durmam, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) onun göğsüne vurdu ve şöyle buyurdu:

-Rasûlullah’ın elçisini, Rasûlullah’ı hoşnut eden şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun![1].

AÇIKLAMA

İmam Tirmizî (v. 279/892), “Hadisin isnâdı bana göre muttasıl değildir” der. Yemenli âlim Şevkânî (v. 1250/1834)[2], senedi itibariyle tenkide maruz kalan bu hadisin, İbn Kesîr (v. 774/1372) tarafından tariklerinin ve şâhitlerinin bir cüzde cemedildiğini ve onun “Müctehid imamların itimat ettiği meşhurhasen bir hadistir” şeklinde bir değerlendirme yaptığını nakleder. Bizzat kendisinin de, hasen li gayrih ve tatbik edilen (ma’mûlün bih) bir hadis olduğunu benimsediği görülür.

İlk hadis şârihlerinden Hattâbî (v. 388/998)[3], “Reyimle ictihad ederim” cümlesinin, ortaya çıkan meselenin kıyas yoluyla Kur’an ve sünnetin mâna ve muhtevasına götürülmesi demek olduğunu, bunun, Kur’an veya sünnetten bir temel (asıl, delil) olmaksızın içe doğan veya akla gelen bir rey olarak anlaşılmaması gerektiğini ifade eder.

Sünnetin, Kur’an’ın hemen yanı başında şer’î bir delil olduğunu öğreten bu hadis, aklın fonksiyonu olan ictihad, dirâyet ve muhakemenin önemine de işaret eder. Ciddi bir ilmî tecrübe ve derin tefekkürün mahsulü olan bu seviye, ortaya çıkan din merkezli problemlerin çözümünde İslâm toplumunun önünü açabilecek anahtar özelliği taşır. Müslüman toplumun sürekli canlı ve dinamik kalmasını hedefleyen bu özellik, günümüz İslâm dünyasının en fazla ihtiyaç duyduğu seviye olmalıdır. Şüphesiz bu ihtiyaç veya eksiklik, Kur’an’ı ve Sünnet’i çok iyi bilen ve güçlü sentez yeteneği olan ilim adamlarının yetişmesiyle giderilebilir.

Hadisin son duâ cümlesinde geçen tevfîk tabiri, Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu şeylere kulunun fiilini muvâfık kılması mânasına gelir. Tevfîkin zıddı ise hızlân kelimesiyle ifade edilir. İlâhî tevfikin, ferdin refiki olması hali saâdet demektir ki, bu kulun nail olduğu en büyük lütuftur.

(Zekeriya Güler, Hadis Günlüğü, Beşinci baskı, Hüner Yayınevi, Konya 2011, s. 27-29)

 


[1] Ebû Dâvud, Akdıye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3; Dârimî Mukaddime, 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230,