Menu

İlim Hizmet Araştırma Merkezi

MAKSAT MUHABBET…

Anadolu illerinde 90’lı yıllara kadar aileler büyükleri ile aynı evlerde yaşarlardı. Torunlar sabahın ilk ışıkları ile uyandırılır, dede ve ninelerinin dizlerinde yerlerini alırlardı. Beraber bir kahvaltı yapılır, baba işine gider anne ev işlerine yönelir, torunlar oyunlar oynar, yorulduklarında ise belki o esnada Kur’ân okuyan, tesbih çeken dede ve ninelerinin yanlarında soluklanırlardı. Okumasına ara veren bu pamuk nine veya dedeler kendileri için bir hayat iksiri konumunda olan torunlarını sarıp sarmalar, ardından onlara kâh kendi gençlik hatıralarını anlatırlar, kâh abdest alıp namaz kılmasını öğretirlerdi. Bu pamuk kimselerin hatıraları içinde öyle ders verici ifadeler bulunurdu ki zikri geçen şeyler torunlarının zihinlerinden uzun bir zaman çıkmazdı…

Böyle bir aile içerisinde geçti çocukluğum ve gençliğim. Dedem ne zaman kendince enteresan bir şey öğrense hemen benimle paylaşma yoluna gider, zaman zaman kitapların içine dalıp da onun anlattıklarına kulak vermesem bana darılır ve ardından “Hayat sadece satırlardan öğrenilmez, sadırlardan da öğrenilir, bu sadırlarda anlatılan şeyleri bazen kitaplarda bulamazsın.” diye serzenişlerde bulunurdu.

Muhacir olarak memleketinden dinini yaşamak için Türkiye’ye göç etmiş dedem, burada da bir takım olumsuz durumlarla karşılaştığı için de kulları Allah’a şikayet etmekteydi. Ninem gibi o da okuma yazmasını bilmiyordu. Fakat şuan durup düşündüğümde onların, bana öyle şeyler anlatmış ve öğretmiş olduklarını görüyorum ki şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Onlar okuma yazma bilmemelerine rağmen bunca bilgiye, ilme ve irfana nasıl sahip olmuşlardı. Benim yıllarca sonra kitaplardan okuduğum olayları, hadisleri ve ayetleri nasıl biliyorlardı. Daha da enteresanı bu bilgileri benim zihnime nasıl yerleştirmişlerdi.

Hamidullah’ın ifadesine göre Osmanlı’nın Balkanlar’da veya fethettiği diğer yerlerde uzun yıllar boyunca hakimiyetini sağlamasını, kelami tartışmalara veya derin fıkhı kuralları uygulamasına değil de tasavvufi hayatın canlı izlerini oralarda bilfiil sergilemesine borçluydu. Ayrıca câmilerin, günümüzdeki işlevinden farklı bir boyut taşıyan kahvahanelerin, tekkelerin yani buralarda ilmi hayata taşıyan âlimlerin de bu konuda mühim bir görev üstlendikleri vâkidir. Adı geçen yerlerde halka bir takım İslâmî meseleler nakledilmekte, uygulamalı öğretilmekte idi. Fakat konumuzun burasında bir şeye dikkat çekilmelidir. Bu öğretiler belki de okuma yazma bilmeyen insanların zihinlerine nasıl yerleştiriliyordu? Bu insanlar çeşitli yaş guruplarında olmalarına rağmen hepsi tekses nasıl kelime dahi atlamadan kendilerine zikredilen şeyleri aynıyla anlatabiliyorlardı? Bu Âlimler nasıl bir öğretim tarzı uyguluyorlardı ki bu bilgiler insanların akıllarında uzun zaman geçmesine rağmen kalabiliyordu.

Şüphe yok ki bu eğitimci kimseler, Peygamber’imizin (s.a.v.) sahabeleri eğitirken kullandığı metodu aynıyla uyguluyorlardı.[1] Hz. Peygamber’in (s.a.v.) uygulamalarından biri de hikayeci bir anlatım tarzını sergilemesi idi. İnsanın fıtratının hemen benimsediği bir vâkıa vardır ki bu da insanın hikayelere meyilli olmasıdır. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.) de olayları bir  hikaye tadında anlatıyordu, bazen hikaye de anlatıyordu ve bu anlatım, bilgilerin yıllarca zihinlerde taze kalmasına vesile oluyordu.

Sonunda, Âlimlerin, etrafındaki insanlara bu metodu bilerek, dedem ve ninemin ise  bilmeyerek de olsa bana öğrettikleri bilgilerin zihnimde uzun zaman yer etmesinin sebebinin hikayeler olduğunu farkettim.

Hangi NLP uzmanının bir eserini okusam, hangi kişisel gelişim çalışması yapan kişiyi -ister yerli ister ecnebi olsun- dinlesem ve hangi stand-up çıyı seyretsem bu hikaye işinden sonuna kadar yararlanmakta olduklarını gördüm. Daha da enteresanı  bu kişiler sunumlarını ne kadar çok hikaye ile süslerler ise dinleyicileri tarafından o kadar hüsnü kabul ile dinlenildiğine ve benimsendiğine şahit oldum. Öyleyse ilim yolunda olan biz İHAM talebelerinin bu metoddan sonuna kadar faydalanmamız gerektiği kanaatindeyim.

Bu metoddan yararlanmaya evet ama nasıl, ne için ve nerede yararlanacağız meselesine gelelim. İlim talebesinin halktan en çok hangi konuda şikayeti oluyor? Onların Kur’ân’dan ve hadisten habersiz olmaları ve dahası bu habersiz olmayı kendilerine dert etmemesi değil mi? Hz. Peygamber (s.a.v.) bile “Ya Rabb! Benim milletim bu Kur’ân’ı terk etti.”[2] diye şikayet etmiyor mu insanları Allah’a. Madem insanlar, Kur’ân ayetlerini, hadîsi şerifleri ve bunların manalarını okumuyorlar, öyleyse onlara biz okuyalım, biz anlatalım ama uzatmadan, yavaş yavaş, sistemli bir vaziyette, akılda kalacak ve bıktırmayacak şekilde, akla, fıtrata ve realiteye  muhalif olmadan ve dahası “ Hadi bir tane daha anlat.” dedirterek…

Bunun için seçtiğimiz bir ayetin -tefsirini de muhakkak okumalıyız- önce metnini (bulunduğumuz mekana göre ayetin metni okunmayabilir), ardından ayetle aynı konuyu işleyen bir hadîsi şerîfi[3] ve hikâyeyi[4] kaynaklarıyla belirlemeliyiz. Sakin bir vaziyette önce hikayeyi anlatmalıyız.[5] ( Hikaye önce bizi etkilemelidir. Akılda kalması açısından kısa ve etkili olması da tercih sebebidir. Ayrıca hazırladığımız kağıda bakmak yok. İrticalen ama hazırlanarak ve önceden provasını yaparak konuşmalıyız.) Ardından “Efendimiz de (s.a.v.) buyuruyor ki:” diyerek hadisin arapçasını okuyup manasını vermeliyiz. Nihayetinde “Dolayısıyla Rabbimiz bize şöyle buyuruyor.” diyerek ayetin anlamını zikretmeliyiz.  En sonunda “Rabbim hepimizi Efendimiz (s.a.v.) ile aynı sofrada yemek yememizi J nasip etsin.” diyerek “el-Fatiha diyebiliriz.

Birazdan metnini sunacak olduğum misali ve ilerleyen zamanlarda inşallah çoğaltacak olduğum örnekleri okulda veya çevremizdeki çocuklara olduğu kadar yetişkinlere, arkadaş çevrelerine, camide cemaatten kahvedeki kişilere kadar çeşitli mahfellerde zikredebiliriz. Bu hikayeler, çağrışım yaparak ayet ve hadislerin zihinlerde kalmasına yardımcı olacaktır -ki bu da çağrışımlı öğrenimdir- Ayet veya hadisin manası aynıyla zihinlerde kalmasa bile maksat hasıl olacaktır. Örnekleri kendimiz daha da geliştirebiliriz. Tek şartım, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yaptığı gibi uygun şart ve zemini kollamak, olmadı bu şart ve zemini sağlamak… Öyleyse buyrun…

(Sizin yazıyı buraya kadar okuduktan sonra hayal kırıklığına uğramamanızı Rabbimden niyaz ediyorumJ)

Hucurat 12. Euzu Besmele,

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ

 

Derler ki: Adamın biri Hasan Basri’nin ardından ağıza gelmez, olur olmaz bir sürü laf edip onun dedikodusunu ve gıybetini yapmış. Başka biri de bu olayı Hasan Basri’ye nakledince Hasan Basri kendi arkasından dedikodusunu yapan kişiye bir tepsi tatlı ile gitmiş, kapısını çalmış. Kişi kapıyı açıp az önce gıybetini yaptığı Hasan Basri’yi görünce utanmış. Hasan Basri adamın konuşmasına fırsat vermeden güler bir yüzle: “Kardeşim. Allah razı olsun senden. Teşekkür ederim. Gerçi tam denk gelmez ama lütfen şu tatlıyı kabul et. “Neden?” diye soran adama “E sen Efendimizim (s.a.v.) hadisi bilmiyor musun? O (s.a.v.) şöyle buyuruyor: … Asıl İflas eden adam kıyamette dağ gibi sevapları ile hesaba gelir ama şunun arkasından konuşmuş, bunun gıybetini yapmış, filancanın hakkını yemiştir. Sonra da hak sahipleri gelir de hakkını isterler, o da onlara sevaplarından verir, verecek sevabı kalmayınca onların günahlarını alır…” “İşte kardeşim bana sevaplarından vereceğin için teşekür ederim, çünkü arkamdan konuştun, binbir zahmetle kazandığın o sevaplardan bana vereceksin, sana bu tatlı az bileJ diyerek tepsiyi verir ve oradan uzaklaşır.

(sohbetin burasında muhataplarınızın hikayeyi içselleştirebilmeleri için 10 saniye kadar beklenmelidir. Ardından cümle cümle, ayetin hem arapçası hem de manası verilmelidir.)

Ne buyuruyor Rabbimiz:

“Ey iman sözü verenler…  (ayet) zannın çoğundan uzak durun. (ayet) Çünkü zannın bir kısmı günahtır (ayet) Birbirinizin kusurunu araştırmayın (ayet) kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın,(ayet) siz ölü kardeşinizin etini yemek ister misiniz (ayet) bundan iğrendiniz değil mi? (ayet) öyleyse Allah’ın rızasını kaybetmekten korkun, (ayet) Allah tevvâb dır, Rahıym dir.

(Böylece hem hikaye, hem hadis hem de ayet söylenmiş olur duruma göre konuyla alakalı başka ayetler de zikredilebilir açıklama da yapılabilir, durumu gözetmek şartıyla. Dinleyenlerin sıkılmaları vb. şeyler göz ardı edilmeden.)

Duruma uygun kısa bir duanın ardından el-Fatiha diyerek konuyu kapatırız.

Şu da var ki hocayı konuşturan önce Allah sonra da cemaattir. Sohbeti yapan kişi bile zamanla bu cümleleri nasıl kurduğuna şaşar, Şeytan tam burada araya girerek “Amma da güzel konuştun haa” diyerek kişiyi gurura, benliğe sevk eder. Yardımın Allah’tan olduğunu unuttuğumuz an bi daha güzel sohbet yapamayacağımız andır. Böyle bir durumda Allah’a sığınmalıyız. Bu işin en güzel yanı Allah’ın izni ile sizin sohbetlerinizden etkilenen kişinin yaptığı ibadetlerden size de pay verilecek olmasıdır.

Zaten en büyük cihad da Kur’ân ile yapılan cihad değil midir? (FURKAN 52)

فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا

 



[1] Bkz: Abdu’l-Fettah Ebu’l-Ğudde, Bir Eğitimci Olarak Hz.Muhammed ve Öğretim Metotları, Yasin Yay.; İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, Peygamberin Tebliğ Metodları, Yeni Akademi Yay.

[2] Furkan 25/30.

[3] Yardımcı olacak kitaplar: Nevevi, Riyâzu’s-salihin; Suat Yıldırım, Peygambermizin Kur’ân Tefsiri, Yeni Akademi Yay.; M. Yaşar Kandemir, Peygamberimizin Sevdiği Müslüman, Zafer Yay.

[4] Hikayelerin illâ dini olması gerekmez, konumuzu canlı tutacak, argo tabir içermeyen her türü fıkra, hikaye olabilir. Bunun için de hikaye kültüründen haberdar olmalıyız. Sâdi’nin Bostan ve Gülistan’ı, Şeifk Can’ın tercümesini yaptığı Mesnevi Hikayeleri, Dursun Gürlek’in Çınar altı sohbetleri başta olmak üzere pek çok alanda yazılmış mevcut eserlerden de yararlanabiliriz.

[5] Hitabet eğitimi için çok önemli ve faydalı bir kitap: Dale Carnegie, Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı,