Menu

İlim Hizmet Araştırma Merkezi

Dolap

Günlük dilde kullandığımız kelimelerin, ismi oldukları nesneleri, halleri veya duyguları ne açıdan ve ne kadar karşılayabildiği yeterince net midir?

Hz. İnsan’a sadece “isimler” öğretilmekle kalmamış, aynı zamanda eşya’yı adlandırma sanatı da verilmiş, Hz. İnsan da bu adlandırmaları yaparken diline, aklına, kalbine göre kelimeleri bazı evrelerden geçirmiş olmalıdır.

Kelime, insanoğlunun objeyi tanıması veya tanıyorum zannederken onun mahiyetinden uzaklaşmasının ilk ve en önemli adımıdır.

İşte size “dolap” kelimesi hakkında bu minvalde kısa bir mülahaza:

Türk Dil Kurumu, online veri tabanında dilimize Arapça’dan geçtiğini iddia etse de, “dolap” kelimesi Farsça dolâb sözcüğünün dilimizdeki hali olup zamanla uyarlanması neticesinde bugünkü kullanım sahasına konuşlanmıştır. Farsça “kova” anlamına gelen “dol“ kelimesi ile hayat kaynağımız olan “suyu” karşılayan “âb” kelimesinin birleşmesi neticesinde dolap, en temelde “su kovası” anlamına gelmektedir. Kelime bu şekliyle Pers Edebiyatı’nda Hz. Yusuf’un kuyudan çıkarılmasını anlatan beyitlerde geçmektedir.

Kuyudan su çekmeye yarayan düzenek (su çıkrığı) anlamında da kullanılan “dolâb” kelimesi üzerinde dar bir mütalaada bulunduğumuzda, kelimenin esasen, karanlıkta kalan bir şeyi aydınlığa kavuşturan, gizliyi ortaya çıkaran bir bağlamda kullanıldığını çarçabuk anlamaktayız. Peki nasıl oldu da dolap kelimesi bu anlamının tam aksi bir istikamette: gizleyen, saklayan, saklanılan şey olma bağlamında kullanılmaya başlandı? Bu dönüşüm objeye bakışımızı nasıl etkilemektedir?

Sorunun cevabı kelimenin tarih içindeki evrimi üzerinde düşünüldüğünde verilebilecektir. Zamanla, su değirmenlerinde kullanılan ve üzerinde eşit aralıklarla çakılmış rafları olan o büyük tekerleğe, suyu – tıpkı kuyu çıkrığı gibi – aşağıdan yukarıya çıkardığı için dolap denildiğini tahmin etmek güç değil. Yunus Emre’nin Dertli Dolab’ı söz konusu anlam değişikliğinin ilk ayağı olan bu kullanıma tarihsel tanıklık etmektedir:

Dolap niçin inilersin? / Derdim vardır inilerim / Ben Mevlâ’ya Aşık oldum / Onun için inilerim Benim adım dertli dolap / Suyum akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap / Derdim vardır inilerim Suyum alçaktan çekerim / Dönüp yükseğe dökerim / Görün ben neler çekerim / Derdim vardır inilerim

Günümüzde bir şeyleri muhafaza etmek için kullandığımız ve genellikle ahşaptan yapılmış olan eşyalara dolap dememizin arka planında ise, büyük olasılıkla su değirmenlerinin çarkı gibi ağaçtan yapılmış olmaları ve yine bu çarklar gibi eşit aralıklı bölmelere sahip olmaları yatmaktadır. Böylece dolap, önceleri gizliyi açığa çıkarmak işine yarıyorken sonradan tam aksine “bir şeylerin açıkta kalmaması için konulduğu şey” oluvermiştir. Bu dönüşüm sonrası günümüzde dolap diye adlandırdığımız nesneler ile eskiden kullanılan dolaplar arasındaki benzerlik yalnızca ahşap olma ve bölmelere sahip olma yönünden de değildir. Örnekleyecek olursak, su çıkrığı, suyu karanlıktan aydınlığa; su değirmeninin çarkı da aşağıdan yukarıya taşımakla vasıflanmıştır ve yukarısı insanoğlu tarafından genellikle aşağıdan evlâ sayılmaktadır. Yusuf için kuyunun dibi, dolap vasıtasıyla çekildiği yukarıdan daha kıymetli değildir. Bizler de bugün dolapların üst raflarına değerli eşyalarımızı; alt raflarına ve özellikle de yerle bitişik olan bölmeye de çok fazla önemsemediğimiz eşyalarımızı koyarak yukarıya biçilen değeri modern dolaplarda da yaşatmaktayız. Kezâ, lunaparklardaki dönme dolapların, adlarını bu eski usul dolaplardan almış olmasından öte, bu oyuncaklara binen insan evladının en mutlu ve / veya en heyecanlı olduğu an yine en tepede durduğu: yukarıya en yakın olduğu andır. Kelimenin eski ve yeni anlamı arasındaki bütün bu bağlantıların yanında, taşıdığı anlamın zaman içindeki değişiminin, gündelik hayatın akışında farkına varamadığımız zihinsel kopukluklara da yol açtığı muhakkaktır. Buna da şu durumu misal getirebiliriz:

Eski devirlerde konaklardaki haremlik ile selamlık bölümleri arasına konulan ve dolap adı verilen turnike ile konakların hizmetçi kızları yiyecekleri konağın erkek uşaklarına ulaştırır, bunu yaparken de turnikeyi çevirmeleri gerekirmiş. Bu müstahdemlerden birbirlerine âşık olanlar olursa, mezkur turnikeden, bûselenmiş bir gül, bir mektup veya bir mendil gönderildiği de olabilirmiş. Dolabın o günkü kullanım şeklinin (hem çevrilerek kullanılması hem de yasak bir fiile aracılık etmesinin) sonucu olarak, herkesten gizli iş yapmak anlamında o günlerden bizlere kalan çok güzel bir deyim vardır Türkçemizde: “Dolap çevirmek”… Bu deyimi, hile ile iş yapan şahıslar hakkında kullanırken günümüzde kullandığımız dolaplarla bağlantısını kurmamız mümkün olabilir mi hiç? Birine “Yine ne dolaplar çeviriyorsun” derken kaçımızın aklına, artık saklama / muhafaza etme anlamı ile özdeşleşen dolaplarımız gelir? Türkçe konuşan insanlar olarak bu kopukluğu çözebilmek için farkında olmadan, aynı manayı, o günlerin dolaplarını değil bizim dolaplarımızı anımsatacak bir deyimle karşılamaktayız: “Gizli-kapaklı işler yapmak”… Evet, artık dolaplarımız çevrilen cinsten değil. Artık dolaplarımızın kapakları var. Artık biri “Ne dolaplar çeviriyorsun?” dediğinde, bir dolaba, bir de o şahsa bakıp afallamamamız için hiçbir neden yok.

Dolap için durum bu. Küçük gibi görünen bir dilsel dönüşümün bizi getirdiği noktayı görmüşken, artık hangi isim, hangi obje, hangi tikelin tümele; hangi tümelin de hakikate özdeşliğinden emin olabiliriz? Bir şaşkınlık haliyle olup biteni uzun uzun seyretmek,önümüzde duran’ı anlamlandırmaya çalışmak dışında yapılabilecek ne var?