Menu

İlim Hizmet Araştırma Merkezi

Bir Duâ ve Niyaz Olarak “Allâhümme Bârik alâ Muhammedin” Hadisinin Düşündürdükleri

Medineli sahâbî Ka’b b. Ucre (v. 52/33672), bir gün öğrencisi Abdurrahman b. Ebû Leyla (v. 83/702) ile karşılaşır ve ona “Sana bir hediye vereyim mi?” der. Ka’b b. Ucre, “Yâ Rasûlallah! Sana nasıl selam vereceğimizi öğrendik. Fakat sana nasıl salât edeceğiz?” suâline cevaben Rasûl-i Ekrem’den öğrendiği şu duâyı öğrencisine hediye eder:

“Allâhım! Muhammed’e ve Muhammed’in yakınlarına, İbrahim’in yakınlarına rahmet eylediğin gibi rahmet eyle. Şüphesiz, senin hamd ve şerefinin sınırı yoktur. Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in yakınlarına, İbrahim’in yakınlarına bereket verdiğin gibi bereket ihsan eyle! Şüphesiz, senin hamd ve şerefinin sınırı yoktur. (اللهم صل على محمد وعلى آل محمد كما صليت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم إنك حميد مجيد اللهم بارك على محمد وعلى آل محمد كما باركت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم إنك حميد مجيد)”[1].

Medineli sahâbî Ka’b b. Ucre (v. 52/33672), bir gün öğrencisi Abdurrahman b. Ebû Leyla (v. 83/702) ile karşılaşır ve ona “Sana bir hediye vereyim mi?” der. Ka’b b. Ucre, “Yâ Rasûlallah! Sana nasıl selam vereceğimizi öğrendik. Fakat sana nasıl salât edeceğiz?” suâline cevaben Rasûl-i Ekrem’den öğrendiği şu duâyı öğrencisine hediye eder:

“Allâhım! Muhammed’e ve Muhammed’in yakınlarına, İbrahim’in yakınlarına rahmet eylediğin gibi rahmet eyle. Şüphesiz, senin hamd ve şerefinin sınırı yoktur. Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in yakınlarına, İbrahim’in yakınlarına bereket verdiğin gibi bereket ihsan eyle! Şüphesiz, senin hamd ve şerefinin sınırı yoktur. (اللهم صل على محمد وعلى آل محمد كما صليت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم إنك حميد مجيد اللهم بارك على محمد وعلى آل محمد كما باركت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم إنك حميد مجيد)”[1].

Duânın Arapça metninde geçen “Allâhümme bârik alâ Muhammedin” cümlesinin çağrıştırdığı noktalara değinmeden önce bereket kelimesinin anlam ve esprisine işaret etmekte fayda vardır.

 

Bereket

Bereket, ziyâde, nemâ, rağbet, devam, genişlik (ittisâ’), bolluk, çok, mebzûl, hayır, felâh, saadet ve kesintisiz nimet demektir[2]. Arapça bir kelime olan bereket, dilimizdeki birikmek/birikimkelimesini de hatırlatır. Aslında bereket kelimesinin masdarı olan bürûk, devenin bir yerde çöküp durması, oradan ayrılmaması anlamına gelir. Buna bağlı olarak iyi ve hoş görülen maddî veya mânevî bir şeyin süreklilik ve kalıcılık arz etmesi bereket adını almıştır. Nitekim Basralı Arap dili ve edebiyatı âlimi el-Müberred (v. 286/900), “Bereket, sabit/kalıcı bir hayır ve ayrılmaz/sürekli bir sürurdur (hayrun mukîmun ve sürûrun lâzimun)” der. “Bereket harekettedir” ve “Bereket içinde” gibi sözler birer meşhur darb-ı meseldir. “Allah bereket versin!” cümlesi, bir şeyin artmasını temenni yerinde kullanılır.Bereketli, “çok, mebzûl, ziyade hâsılat veren şeyler” demektir. Dilimizdeki tebrik, teberrük vemübârek kelimeleri de aynı kökten gelir.

Yaratıcı Kudret’in kullarına bir lütuf ve ihsanı olarak bereket, sadece maddî imkân ve nimetlerle sınırlı değil, zaman, sevgi, umut, huzur, bilgi ve hikmet gibi hayatın her alanını ilgilendiren değerler bütünüdür. “Falan, mübârek bir zâttır” cümlesinde sıfat olarak geçen mübârek kelimesi, esasen ilim ve irfan yüklü, kendisinden çok istifade edilmesi gereken ahlâk-ı hamîde sahibi ve rabbânî âlim fotoğrafını resmeder.

Kökü bereket olan bâreke veya tebâreke fiili, hükümranlığın sahibi olan Allah’a nisbet edilir[3]. Bu demektir ki, bereketin kaynağı Yüce Allah’tır. Bereket, ilâhî rahmet ve ilâhî esintidir.

Bereketli, uğurlu, kuvvetli, hayırlı ve mukaddes anlamında mübârek kelimesi, yeryüzünde ilk inşa edilen mâbed (Kâbe) için kullanılır (Âl-i İmrân 3/96).

Mübârek, hem Kur’ân-ı Kerîm’in hem de onun nâzil olduğu Kadir gecesinin sıfatı olarak zikredilir: “Sana bu mübârek Kitab’ı, âyetlerini/mesajlarını düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik” (Sâd 38/29) ve “Biz o Kur’an’ı mübârek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır” (ed-Duhân 44/3). Şüphesiz, Yüce Kur’an kendisini saygıyla eline alan ve istifade amaçlı okuyan muhatabını sarar, eğitir, dönüştürür ve günceller. Zira “acâibi ve garâibi nâmütenâhi” bir kaynak olarak Kur’an,mütemâdiyen kemâle erdirici bir fonksiyon icra eder. Şahsiyetin gelişmesi ve bereket kazanması demek olan bu durum, bir âyette ifadesini şöyle bulur: “O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı iman etseler ve sorumluluklarının farkına vararak günah ve kötülüklerden sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık (…)”[4].

Kutlu Nebî İsâ (a.s), “Ey Meryem! Sen, gerçekten tuhaf bir iş yaptın!” diye çıkışan kavmine,“Bakın, Allah’ın kuluyum ben. O bana kitabı/mesajı bahşetti ve beni bir peygamber yaptı. Nerede bulunursam bulunayım beni mübârek kıldı, yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti” (Meryem 19/30-31) diyerek annesini savunur.

Öte yandan gökten inen su ile yerden biten zeytin ağacı da mübârektir (Kâf 50/9; en-Nûr 24/35).

Şu hadis-i şerifler, Rasûl-i Ekrem’in muhtelif vesilelerle zikrettiği bereket alanları için birer örnek teşkil eder: “Allah’ım, Recep ve Şaban aylarını bizim için bereketli eyle ve bizi Ramazan ayına kavuştur!”[5], “Sahur yapınız, Çünkü sahurda bereket vardır”[6], “Allah’ım, ümmetimden sabah erken davrananların işlerine bereket ver!”[7], Enes’e seslenerek “Yavrucuğum, ailenin yanına girdiğin zaman selam ver ki, hem senin üzerine hem de aile efradına bereket olsun!” ve evlenen kimseye hitaben “Allah mübârek eylesin, üzerine bereket indirsin, dirlik-düzenlik versin, ikinizin arasını iyilik ve güzellikte birleştirsin!”[8].

“Allâhümme Bârik Alâ Muhammedin”

İbrahim (a.s) ve İsmail (a.s) Kâbe’nin temellerini yükseltirlerken, “Rabbimiz! Soyumuz içinden onlara senin mesajlarını iletecek, vahyi ve hikmeti öğretecek ve onları arındırıp temiz kılacak bir elçi gönder. Zira kudret ve hikmet sahibi yalnız sensin!”[9] diyerek Muhammed (s.a) ’in zuhuru için ikisi birden yaptıkları duâ ve niyaza bir vefa ve şükran olmak üzere Rasûlullah (s.a), “Allâhümme salli” ve “Allâhümme bârik” duâlarıyla ümmetine onları namazlarında yâd etmeleri gerektiğini öğretmişti.Şüphesiz bu ithaf, “Ben, babam İbrahim’in duâsı, kardeşim İsâ’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım”[10]diyen Rasûl-i Ekrem’in, büyük babası için mübârek bir hediyedir. Onun yoluna baş koyan Ka’b b. Ucre de Resûl-i Ekem’den öğrendiği salâtı öğrencisi Abdurrahman b. Ebû Leyla’ya hediye etmişti.

“Allâhümme bârik alâ Muhammedin” (Allah’ım, Muhammed’e bereket ihsan eyle!)” cümlesi, hadis şârihleri ve Arap filologlarına göre şu mânaya gelir: “Allâhım, Muhammed’in zikrini (gündeme gelişini), davetini (evrensel çağrısını) ve şeriatını (dinini ve üstün ahlâkını) pâyidar/devamlı kıl. Onun yolunu takip edenleri ve ona taraf olanları çoğalt (اللهم أدم ذكر محمد وشريعته ودعوته وكثرأشياعه و أتباعه)”[11].

O halde bu mânanın ve filolojik tahlilin, Müslümanlar tarafından ciddiye alınması gerekir. Günümüz dünyasında İslâmiyet’e ve Peygamberler silsilesinin son incisi Rasûl-i Ekrem’e gösterilen yoğun ilgiden endişe duymak, dinî ve ahlâkî olumlu gelişmeleri istenmeyen ve beklenmeyen bir savrulma gibi algılamak doğru değildir. Bilerek veya bilmeyerek dile getirilen böyle bir algı ve dünya görüşü,Allâhümme bârik alâ Muhammedin” duâsının anlam ve esprisi çerçevesinde yeniden düşünülmeli ve düzeltilmelidir. Aksi halde bir Müslüman için bu yaman bir çelişki olur. Çünkü bir yandan böyle bir algı ve dünya görüşünde ısrar eden, diğer yandan –Cuma veya Bayram dahi olsa- namaz kılarken et-Tahıyyâtü’den sonra “Allâhümme bârik alâ Muhammedin” diyerek İslâm’ın ve onun aziz mensuplarının keyfiyet ve kemiyet itibariyle yol almaları, maddî ve mânevî açıdan gelişme kaydetmeleri için duâ eden bir kimse, gerçekten de kendisiyle çelişiyor demektir.

“es-Selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtüh”.

(Zekeriya Güler, “Bir Dua ve Niyaz: Allâhümme Bârik Alâ Muhammedin”, Avrupa Diyanet Aylık Dergi, Mayıs 2010, Sayı 133)

 


[1] Buhârî, Enbiyâ, 10, Daavât, 32; Müslim, Salât, 65-69; Ebû Dâvud, Salât, 179; Tirmizî, Vitr, 20; Nesâî, Sehv, 49; İbn Mâce, İkâmet, 25; Dârimî, Salât, 85; Muvatta’, Sefer, 66; Ahmed b. Hanbel, I, 162.

[2] Bereket için bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “brk” md.; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “brk” md.; Hüseyin Kâzım Kadri, Türk Lugatı, I, 691-692; Günay Tümer, “Bereket”, DİA, V, 487-489.

[3] el-A’râf 7/54, 137; el-Mü’minûn 23/14; el-Mülk 67/1

[4] el-A’r’af 7/96

[5] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, IV, 189; Beyhakî, Şuabu’l-îmân, V, 348.

[6] Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45;Tirmizî, Savm, 17; Nesâî, Sıyâm, 18, 19; İbn Mâce, Sıyâm, 22; Dârimî, Savm,9; Ahmed b. Hanbel, II, 377, III, 32.

[7] Tirmizî, Büyû, 6; İbn Mâce, Ticârât, 41; Ahmed b. Hanbel, I, 154.

[8] Tirmizî, Nikâh, 7; Ebû Dâvud, Nikâh, 36; İbn Mâce, Nikâh, 23; Dârimî, Nikâh, 6; Ahmed b. Hanbel, II, 381.

[9] el-Bakara 2/129. Âyetin tefsiri için bk. Elmalılı, Hak Dini, I, 496-497.

[10] Ahmed b. Hanbel, V, 262.

[11] Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed, es-Sılâtü ve’l-büşer fi’s-salâti alâ hayri’l-beşer (thk. Muhammed Nureddin el-Cezâirî – Abdülkâdir el-Hıyârî – Muhammed Mutî’ el-Hâfız), s. 98.