Menu

İlim Hizmet Araştırma Merkezi

Beşer Ama Seçkin

Hz. Muhammed, melek değildir. O, bir kuldur. “Eğer yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik”[1] âyeti, onun kul oluşunu yadırgayanlara cevap vermektedir. O, İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail (a.s.)’ın soyundan gelmektedir. O İbrahim ile İsmâil’in duasıdır. İbrahim ve İsmail (a.s.) Ka’be’yi inşa ederlerken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Soyumuzdan sana teslim olacak bir ümmet getir. Bize ibadet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et. Zira tevbeleri kabul eden ve çok merhametli olan ancak sensin.” “Rabbimiz! İçlerinden onlara senin âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her türlü kötülükten arındıran bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hakîm olan yalnız sensin.”[2]

İşte İbrahim ve İsmail (a.s.)’ın duası, Ebrehe’nin Ka’beyi yıkmak için düzenlediği, ancak Allah Teâlâ’nın gazabına uğradığı fil vakası olayından[3] kısa bir süre sonra Hz. Muhammed dünyaya teşrif etmiştir. Kureyş kabilesinin Haşimoğulları soyundan gelmektedir. Dedesi Abdülmuttalib, amcası Ebû Tâlib, babası Abdullah, annesi ise Âmine’dir. Babası Abdullah doğmadan önce vefat etmiş,[4] annesini ise altı yaşında kaybetmişti. Annesinin vefatından sonra bir müddet dedesi Abdülmuttalib, daha sonra da amcası Ebû Tâlib’in himayesinde kalmıştı. O her acıdan sonra bir barınak bulmaktaydı. Çünkü onu Rabbi korumaktaydı.[5] O, “Beni Rabbim terbiye etti, terbiyemi ne güzel etti[6] sözleriyle sahibinin, hamisinin Rabbi olduğunu terennüm etmişti.

Doğruluğu ve başarısı herkesin dikkatini çekerdi. O, bu haliyle diken tarlasında bir güldü. İsminin ve cisminin çevresinde fazilet örgüsü örüldü. Haklı daima yanında onu buldu. Onun da üye olduğu, haksızlıklarla mücadele derneğinin adı “hılfu’l-fudûl”dü. el-Emîn sadece ona lâyık görülen ündü.[7]

Amcasıyla ticareti öğrendi, derken yirmi beş yaşına erdi. Hz. Hatice ile evlendi. Ondan, Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma adında çocukları oldu. Güzel bir aile yuvası kurmuştu. Yıllar geçtikçe daha da olgunlaşıyor, insanlar arasında her yönüyle temayüz ediyordu. Nihayet kırk yaşına eriştiğinde sâdık rüyalarla başlayan vahiy sürecine giriyordu. Artık o bir peygamberdi. Adem’e, Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya gelen melek Cebrail’le görüşüyor, Rabbinin gözetim ve kontrolüne girmiş oluyordu.

Vahyin ilk günleri vazifesinin ve ilahî mesajın ağırlığından korkmuştu. Fakat sevgili eşi, Hz. Hatice onu en güzel şekilde şu sözleriyle teselli ediyor ve ona cesaret veriyordu: “Korkma! Allah’a yemin erdim ki, Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabayı gözetirsin. Âcizlerin yardımına koşarsın. Fakirleri korur, misafire ikram edersin, hak yolunda halka yardım eder, hile nedir bilmezsin. Sözün doğrusunu söylersin[8]

Daha sonra Allah Teâla’da onun ahlakını överek Hz. Hatice’nin sözlerini ona hatırlatmış oluyordu. “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.”[9] “Şüphesiz Allah Resûlü’nde sizin için Allah’ı ve ahiretgününü arzu eden ve Allah’ı çok ananlar için en güzel bir örnek vardır.”[10] O, bir beşerdi ama sıradan bir insan da değildi. Zira ona vahiy geliyor, Rabbi onu koruyordu. Şâirin dediği gibi,

Hz. Muhammed insandır ancak her insan gibi değildir

Bilakis o, taşlar arasındaki yakut gibidir. [11]

Yakut da bir taştır. Ancak çok kıymetlidir. Sıradan bir taş sayılamaz. O çok kıymetlidir. Ona sahip olabilmek için nice değerler feda edilir. Allah Teâla onu en güzel bir soydan seçmiş, kendi terbiye etmiştir.

“De ki: “Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.”[12]

Peygamberler, “sıdk” , “emânet”, “fetânet”, “tebliğ” ve “ismet” sıfatı sahibi insanlardır. Onlardan asla yalan südur etmez. Onlar insanların en güvenilirleri, en zekileridir. Onlar günah işlemezler; ancak “zelle” denilen hataları olabilir ki onları da anında vahiy uyarır ve düzeltir. Ayrıca onlar Allah’tan aldıkları vahiyleri ne eksik ne fazla, olduğu gibi aynen insanlara aktarırlar.

Sevgili Peygamberimiz nübüvvetten önce de insanlar tarafından ahlâkî güzellikleri takdir edilen birisiydi. O, Peygamber olmadan önce de hayırlı ve güzel işlerin yanında idi. Kâbe’nin tamiri sonucunda kabileler kendi aralarında kan dökecekleri zaman ortaya atılan hakemliği Resûlullah (s.a.v.)’ın üstlenmesi sonucunda herkes “Muhammedü’l-Emîn” in hakemliğine gönülden razı olmuşlardı. Mekkeliler O’nun canına kastetmeyi planlarken O, Mekkelilerin emanetlerini nasıl sahiplerine ulaştıracağını düşünüyordu.

 


[1] İsra 17; 95.

[2] Bakara 2; 128-129.

[3] “Rabbinin fil sahiplerine ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar salıverdi. Onlara siccîlden –pişkin tuğladan- taşlar atıyordu. Sonunda Rabbin, onları yenilmiş ekin gibi yapıverdi.” (Fil 105; 1-5).

[4] “O, seni bir yetim olarak bulup barındırmadı mı?” (Duhâ 93; 7).

[5] Mâide 5; 67.

[6] el-Münâvi, Feyzü’l-Kadîr Şerh-u Câmi’is-Sağîr, I, 224.

[7] Çakan, İsmail L.-Solmaz, Mehmet, Kur’ân’ı Kerîm’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Ensar Neşriyat, İstanbul 2006.

[8] Buhâri, Bed’ül-Vahy 3; Müslim, İman 252.

[9] Kalem 68; 4.

[10] Ahzab 33; 21.

[11] Muhammedün beşerün lâ ke’l-beşer

Bel hüve yâkûtün beyne’l-hacer.

[12] Kehf 18; 110.